EKOLOJİ ADINA KONUŞANLARIN EKOLOJİYLE BAĞINI SORGULAMAK VE KAVRAMSAL BİR ÇARPITMA OLARAK "TOPRAĞIMIZI VERMEYECEĞİZ"
Güney Ekoloji’nin yayımladığı “Toprağımızı Vermeyeceğiz” başlıklı açıklama ve Milleha hususunda aldığı pozisyon ilk bakışta mülksüzleştirmeye karşı, çevresel adalet odaklı bir söylem gibi görünse de, içerdiği tezler hem ekoloji bilimiyle, hem çevresel etikle, hem de doğa koruma hukuku ile taban tabana zıttır. Bu metin, söz konusu açıklamanın savunduğu pozisyonların ekolojik mücadeleyle olan bağını sorgulamakta ve bu bağlamda kamusal doğa koruma araçlarına karşı geliştirilen popülist muhalefetin
Güney Ekoloji’nin yayımladığı “Toprağımızı Vermeyeceğiz” başlıklı açıklama ve Milleha hususunda aldığı pozisyon ilk bakışta mülksüzleştirmeye karşı, çevresel adalet odaklı bir söylem gibi görünse de, içerdiği tezler hem ekoloji bilimiyle, hem çevresel etikle, hem de doğa koruma hukuku ile taban tabana zıttır.

Bu metin, söz konusu açıklamanın savunduğu pozisyonların ekolojik mücadeleyle olan bağını sorgulamakta ve bu bağlamda kamusal doğa koruma araçlarına karşı geliştirilen popülist muhalefetin yapısal çelişkilerini açığa çıkarmayı amaçlamaktadır.
1. Sulak Alanlar ve Kuş Göç Yolları: Neden Kamulaştırma Gereklidir?
Sulak alanlar, Ramsar Sözleşmesi başta olmak üzere pek çok uluslararası çevre rejimi tarafından korunması zorunlu alanlar olarak kabul edilmektedir.
Kuş göç yolları üzerindeki bu alanlar, yalnızca barınma değil, türlerin sürekliliği için yaşamsal duraklama ve üreme sahalarıdır.
Türkiye, Orta Doğu-Afrika-Asya ekseninde yer alan göçmen kuşlar için hayati öneme sahip bir güzergâh üzerindedir.
Bu alanların imara açılması, turizm amaçlı yapılaşmaya izin verilmesi ya da özel mülkiyet üzerinden tarımsal genişlemeye bırakılması, geri döndürülemez ekosistem çöküşlerine yol açmaktadır.
Bu çerçevede, kamulaştırma, doğayı yok etmek için değil;
tam tersine, doğal varlıkları piyasa dinamiklerinden korumak için başvurulan bir araçtır.
Ekolojiyle en doğrudan bağ kuran bu uygulamaya karşı çıkmak, çevre koruma hukuku açısından savunulamaz bir pozisyondur.
2. Mülkiyet Popülizmi ile Ekolojik Gerçeklik Arasında Sıkışmak
“Toprağımızı vermeyeceğiz” söylemi, mülkiyetin kutsanması üzerinden şekilleniyor.
Ancak mülkiyet hakkı ile doğanın korunması arasında hukuksal ve etik bir öncelik sıralaması söz konusudur.
Anayasa’nın 56. maddesi çevreyi koruma yükümlülüğünü devlete ve yurttaşlara eşit olarak yüklerken, özel mülkiyetin kullanımını da bu ilkeye tabi kılar.
Kamulaştırmaya karşı çıkarken çevre savunuculuğu iddiasında bulunmak, bu anayasal dengeyi görmezden gelen araçsal bir çarpıtmadır.
Özellikle sulak alanlar, kıyı kenar çizgisi gibi kamunun ortak doğal mirası sayılan alanlarda mülkiyet ilişkilerinin doğaya üstün kılınması, ne bilimsel, ne etik ne de ekolojik olarak sürdürülebilirdir.
3. Ekoloji Adını Taşıyan Kurumların Siyasal ve Ahlaki Sorumluluğu
Adında “ekoloji” bulunan bir kurum, ekolojik ilkelere sadık kalmakla yükümlüdür.
Kuşların göç yolları üzerine dikilen otellere, sazlıkların ortasından geçirilen yollara, kıyılarda gerçekleşen betonlaşmaya karşı sessiz kalıp, bu alanları kurtarmak adına yapılan kamulaştırmalara karşı ses çıkarmak, sadece politik bir ikiyüzlülük değil; ekolojik ihanettir.
Bu tür söylemler, “çevreci” kisvesi altında sermaye dostu mülkiyet savunusunu meşrulaştırmakta; doğanın gerçek savunucularını yalnızlaştırmakta ve kamuoyunu yanıltmaktadır.
Bu kurumların içinden hâlâ samimi çevre mücadelesi yürütmeye çalışan bireylerin sesleri ise ya bastırılmakta ya da “kurumsal çizgi” bahanesiyle etkisizleştirilmektedir.
4. Kamusal Müdahale Olmadan Doğa Korunabilir mi?
Kamulaştırma, neoliberal çağda doğanın elinden alınarak pazara sürüldüğü bir sistemde, tek kolektif savunma mekanizmasıdır.
Özellikle kıyı kenar çizgisi içinde kalan, su kuşlarının, nesli tehlike altındaki türlerin yaşadığı alanlarda piyasa dışı bir kamusal koruma zorunludur.
Ekolojinin bilimsel temelleri, müdahalesizliğin değil, ekosistem temelli yönetimin gerekliliğini ortaya koyar.
Bu yönüyle kamulaştırmaya karşı çıkmak, ekolojik bir tutum değil; liberal bireyci ideolojinin doğayı araçsallaştırmasıdır.
5. Güney Ekoloji Metni Üzerine Eleştirel Bir Okuma
Güney Ekoloji’nin metni, doğayı koruma amacından çok, doğayı kurtarmaya çalışanlara yönelik bir kuşatma dilidir.
Metin, açık bir çevre karşıtı içerik taşımasa da, dolaylı olarak doğa savunusunu sabote eden bir siyasi pozisyon üretmektedir.
Kamulaştırma sürecinin “toprak gaspı” gibi kriminal bir kavrama indirgenmesi, alanların ekolojik değerinden hiç söz edilmemesi, süreci başlatan doğa savunucularının karalanması,
yerel halk adına konuşulması ama kamusal çıkar adına tek kelime edilmemesi, bunlar, ekolojiyle değil, çıkar ilişkileriyle bağdaşır.
- Ekoloji Adına Rantın Sözcülüğüne Hayır
Kamulaştırmalara karşı geliştirilen bu yeni çevreci görünümlü popülist muhalefet,
doğanın korunmasına değil, onun sermaye için açık kalmasına hizmet etmektedir.
Adında “ekoloji” olan hiçbir kurum, kuşların yaşam alanlarının kurtarılmasına karşı duramaz.
Duruyorsa ya ekolojiyi bilmiyordur, ya da başka bir şeyin sözcüsüdür.
Ekolojik mücadele, ne tabelada ne slogandadır.
Ekolojik mücadele, sazlıktadır.
Kuşun kanadındadır.
Kıyının sessizliğindedir.
Ve ranta karşı verilen kamusal iradededir.
Salim DİYAP

التعليقات (0)
Facebook Comments