KİMLİK SİYASETİ Mİ, SINIF MÜCADELESİ Mİ?Salim Diyap yazdı
Devlet Bahçeli'den gelen “Cumhurbaşkanı’nın iki yardımcısı olsun, biri Kürt, diğeri Alevi olsun” önerisi, Türkiye siyasetinin uzun süredir içinde debelendiği kimlik temelli temsiliyet siyasetinin yeni bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür öneriler, yüzeyde çoğulculuk ve kapsayıcılık izlenimi verse de, esasında sistemin kendisini meşrulaştırmaya yönelik makyaj politikalarıdır. Türkiye’de uzun yıllar boyunca inkâr edilen kimliklerin (özellikle Kürt ve Alevi kimliklerinin) görünürlük t
Devlet Bahçeli'den gelen “Cumhurbaşkanı’nın iki yardımcısı olsun, biri Kürt, diğeri Alevi olsun” önerisi, Türkiye siyasetinin uzun süredir içinde debelendiği kimlik temelli temsiliyet siyasetinin yeni bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür öneriler, yüzeyde çoğulculuk ve kapsayıcılık izlenimi verse de, esasında sistemin kendisini meşrulaştırmaya yönelik makyaj politikalarıdır.

Türkiye’de uzun yıllar boyunca inkâr edilen kimliklerin (özellikle Kürt ve Alevi kimliklerinin) görünürlük talebi, elbette meşrudur. Ancak bu taleplerin sistem içi entegrasyon adına koltuk pazarlıklarına indirgenmesi, temsil krizini derinleştirmekte; gerçek bir demokratikleşme ve eşitlik tahayyülünü felce uğratmaktadır.
Kimliklerin temsili, eğer sınıfsal gerçeklikten ve emek-sermaye çelişkisinden bağımsız ele alınırsa, egemen düzenin işleyişine zarar vermez; aksine onu güçlendirir. Siyasal iktidarın ve sermaye bloklarının bu temsilleri "vitrin" olarak kullanması, liberal çoğulculuk adı altında sınıfsal sömürüyü görünmez kılma işlevi görür.
Bugün Türkiye’de solun önünde temel bir tercih durmaktadır:
Kimlik temelli temsiliyet siyasetiyle yetinmek mi, yoksa sınıfsal temelli bir halkçı-devrimci programı inşa etmek mi?

Sosyalist bir perspektif için yanıt nettir: Siyasetçide Türk, Kürt ya da Alevi olmasından önce; halktan yana mı, sermayeden yana mı olduğuna bakılır. Emekçilerin, kadınların, ezilen halkların gerçek kurtuluşu; temsilî koltuk dağılımında değil, sınıf mücadelesinin kolektif örgütlülüğünde mümkündür.
Toplumsal eşitliği hedefleyen bir siyaset, kimliklerin tanınmasını değil, ezilen sınıfların iktidarını hedefler. Çünkü kimlikler, sınıf ilişkilerinin dışında değil, onun içinde ve çoğu zaman onunla iç içe biçimlenir. Alevi bir birey ya da Kürt bir siyasetçi, eğer sistemin sömürü mekanizmalarına entegre olmuşsa, kimliği ne olursa olsun; emekçilerin değil, egemenlerin safında yer alır.
Bu bağlamda kimlik siyaseti, eleştirel bir sınıfsal analizle tamamlanmadığında, toplumun ezilen kesimlerinin taleplerini içi boş bir simgesellik düzeyine indirger. Ve bu simgesellik, mevcut otoriter başkanlık sisteminin, çoğulcu görünümlü bir istikrar yanılsamasıyla yeniden üretimine hizmet eder.
Türkiye’nin gerçek ihtiyacı, temsilî pozisyonlara farklı kimliklerden kişilerin yerleştirilmesi değil; temelden başlayarak siyasal, ekonomik ve kültürel yapının radikal demokratik dönüşümüdür.
Bu da ancak halkın doğrudan özne olduğu, sınıf merkezli, örgütlü ve devrimci bir mücadeleyle mümkündür.

Comments (0)
Facebook Comments